Blog

17-26 aralık/ Ankara

Sizi engelleyen fobileriniz, travmalarınız, depresif düşünceleriniz, takıntılarınız, endişeleriniz, kronik ağrılarınız, uyku problemleriniz, bağımlılıklarınız, kendine güvensizlikleriniz ve bunun gibi duygusal kaynaklı olan problemlerinizden kurtulmak için büyük bir şans; Düşünce Alanı Terapisi.

17-26 Aralık 2017 tarihlerinde Ankaradayım. Sadece vücuttaki bazı enerji noktalarının (akupunktur) parmak uçlarıyla hafifçe vurularak aktive edilmesiyle uygulanan bu basit ama bir o kadar da etkili metodu denemek için bana ulaşabilirsiniz.

İletişim: damlaguler@hotmail.com

Advertisements

Tam da annem gibiyim…

 

Aşağıdaki yazı savaş travmasıyla ilgili. Her zaman söylediğim gibi taşıdığımız duygusal yüklerin illa ki büyük olarak nitelendirdiğimiz (savaş, doğal afet vs) travmalardan kaynaklanması gerekmiyor. Önemsiz olarak değerlendirdiğimiz olaylar bile üzerimizde büyük yükler yaratmış olabilir. Bu yükleri temizlemek sizin elinizde. Kendiniz için temizlemeye niyetiniz yoksa çocuklarınız için temizleyin. Çünkü aşağıda da gördüğünüz gibi bu yükler öyle ya da böyle nesillerden nesillere geçebiliyor.

Ve yine her zaman söylediğim gibi.. İyi bir ebeveyn olmak istiyorsak işe önce kendimizi iyileştirmekle başlamalıyız.


 

Tam da annem gibiyim: Ebeveynlerimizin davranışlarını ve trajedilerini nasıl miras ediniyoruz?

Bazen tam da geçmişi bırakmak üzereyken geçmişi yeni bir şekilde görmeye başlarsınız. My-Linh Le Avrupay’a uçmak üzereyken annesini düşündü. 30 yaşında, annesinin Vietnamdan kaçmak üzere tekneye bindiği yaşla aynı yaşta.

Yemek ve su yoktu, insanlar her tarafta ölüyordu. Le henüz doğmamıştı. Annesi boşanmıştı ve 2 küçük çocuğu vardı. Fakat sadece 1 tanesi onunla birlikte tekneye bindi.

Büyük olan bağırıyor ve tekmeliyordu tekneyle kaçarken bu riskli bir durumdu. Annesi büyük kızını bırakmak zorunda kalmıştı.

Bunun gibi hikayeler aile için tabuydu ve konuşulmazdı, Le nin çocukluğunda hikayeler birer birer silinmeye başlamıştı. Le fazla bir şey hatırlamıyor. Ebeveynleri hakkında hatırladığı tek şey ise onların ne kadar sinirli olduğu.

Le 6 yaşındaydı, 1. sınıfa gidiyordu ve sırt çantasını evde unutmuştu. “Eve gittiğimde annem bunu fark etti ve aklını kaybetti” diyor Le. “Evdeki plastik masayı tekmeledi. Masa oda boyunca uçtu ve hızlı bir şekilde duvara çarptı. Korktum.”

“ Bazen konunun ne olduğunu bile bilmiyordum”

Her gün korku içindeydi. Uykuya dalması saatler alıyordu.

“Ertesi gün ne gibi hatalar yapabilirim kaygısı beni bütün gece uykusuz bırakabiliyordu. Sanırım hata yapmakla ilgili kaygılarımın başlangıç noktası burası”

Çocuk olarak, ailesinin diğer Vietnamlı aileler gibi olduğunu düşünüyordu. Herkesin ailesinin çocuklarının okul konusunda ve sırt çantasını hatırlama konusunda ciddi olmalarını istediğini düşündü.

Psikiatrist Dr Clayton Chau “ İnanç kültürün bir parçasıdır. Fakat travmanın etkisiyle tepkilerimiz şekillenir.” diyor. “Travmasız ebeveynler çocuğu oturtup “Ne oldu? Senin sırt çantanı yanına aldığından ve yanına almanın önemini anladığından nasıl emin olabiliriz?” diye sorarken travmatize olmuş ebeveyn kontrolsüzce hemen patlayacaktır.”

Chau bunu savaş esnasında büyük kayıpları olan pek çok Vietnamlı ailede gördüğünü söylüyor. Eğer ebeveynler travmalarını çözümlemezse, çocukları bunu miras edinebilirler. Bu kısmen genetik- travma genleri değiştirebilir, ki bunlar bir sonraki nesillere de geçebilir. Kısmen ise davranışsal, genellikle bilinç dışı.

“ Böyle bir çevrede büyüyen çocuklar pek çok kaygı geliştiriyorlar ve kendilerine fazlasıyla güvensiz oluyorlar” diyor Chau. “Çünkü sizi sevmesi gereken ebeveynleriniz bu şekilde davranırsa, yabancılar hakkında nasıl bir öngörünüz olabilir?”

Bu fenomen intergenerational transfer of trauma (jenerasyonlar arası travma transferi) olarak adlandırılıyor ve ilk defa 1960larda nazi soykırımından kurtulanların çocuklarında tanımlandı. O zamandan beri Kamboçya ve Vietnamlı mültecilerin çocuklarını da içermek üzere pek çok grupla özdeşleşti.

“Lisedeyken ailem eczacı olacağima karar verdi. Bu konuda bana hiç bir söz hakkı verilmedi” diyor Lee.

Le büyüdükçe, ailesi daha kontrolcü oldu. Çok fazla şey kaybettikleri için onun güvenliği konusunda takıntılı oldular. Telefon konuşmalarını dinlediklerini hiç bir yere yürümesine izin vermediklerini söylüyor Le. Otobüse binmeyi hiç öğrenemedi çünkü ailesi onu okula bırakması için şoför tutma konusunda ısrar etti.

“Arkadaşlarım ve arkadaşlarımın aileleri bile benim için üzülmeye başladı. Bazen benim için aileme yalan söylediler, böylece sinemaya gidebildim ya da bir şeyler yapabildim”

Le kendi öfkesini ve hayal kırıklığını bastırmakta gerçekten çok başarılıydı. Fakat şimdi, yetişkin olarak, bu aile alışkanlığını kendisinde de fark etmeye başladı. Geçenlerde erkek arkadaşı ile telefonda konuşuyordu.

“Belirli bir zamana kadar yapması gerektiğini düşündüğüm bir şeyi yapmamıştı” diyor Le. “Ve hiç ortada yokken öfke bir anda geliverdi, içimde kaynamış gibi.”

Telefonu fırlatmak istedi.

“Annem gibi olduğumu fark ettiğim an gerçekten depresif bir andı.”

Le yakın zamanda ebeveynlerine bu konu hakkında konuşmak istediğini, şimdiye kadar konuşmaması konusunda tembihlenmesinin nedenleri hakkında konuşmak istediğini söyledi. Kabul ettiklerinde şaşırdı.

“Bu kimseyi affetmek amacıyla değildi. Kendi duygularım üzerinde çalışan benimle ilgili de değildi”

Onun kim olduğunu anlamak ve bu farklı taraflarının nereden geldiğini anlamanın bir yoluydu.

Le’nin babası ilk eşini ve 2 oğlunu anlattı. Güney Vietnam hava kuvvetlerinde helikopter pilotuydu. Savaştan sonra toplama kampında 3 yıl geçirdi. Daha sonra  Amerika’ya gitti, ailesi sonradan yanına gelirken gemileri battı ve karısı ve büyük oğlu boğuldu.

Le babasını daha önce hiç böyle görmemişti. Ailesinin taşımak zorunda kaldığı acının bu kadar açık bir resmini görmemişti. Benzer şekilde, annesinden direk olarak kızını Vietnam’da bırakmak zorunda kalmanın nasıl hissettirdiğini duymamıştı.Bu konu hakkında onlarla bir yetişkin olarak konuşmak, taşıdığı yükleri kavramasını sağladı.

“Hayatının bu yönü hangi karma ile yönetiliyorsa, onun tarafından onun hayatıyla çözümlenemedi” diyor Le. “Bu nedenle bana geçti ve ben de bütün bunlar üzerinde çalışmak zorunda kaldım. İkimiz için.”

 

Kaynak :https://ww2.kqed.org/news/2017/09/13/just-like-my-mother-how-we-inherit-our-parents-traits-and-tragedies/

 

Beynimizi Eğitmek mi?

anatomy-1751201_1280

Hiç fena fikir değil!

Yaklaşık 15-16 yaşımdan beri merakla kişisel gelişim kitapları okuyan bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki; aslında içinde uygulandığında değişim sürecimize büyük yardımı dokunacak bilgileri “Amaan bu kitap da bir işe yaramadı.” diyerek bir kenara atmak çok kolay.  Ki ben de artık bir noktadan sonra kitapçıda gördüğüm kişisel gelişim kitaplarını yermek için yazılmış “İçinizdeki öküze oha deyin (kişisel gerileme kitabı)” kitabını büyük bir şevkle almıştım. Okuyamadım o ayrı 🙂

Terapilerim esnasında bazen şöyle bir soru alıyorum. Peki bunun etkisi ne kadar sürecek? Örneğin yıllardır kronik sırt ağrısı çekiyorsunuz ve bunun temelinde bir kaç travma var; bunlar üzerinde çalışıp TFT uyguladık. Ağrılar geçti. Ama sırtınızın yeniden ağrımayacağını garanti edebilmek imkansız. 3 gün ya da 5 yıl sonra yine benzer bir travma yaşamayacağınızı garanti edemeyiz.  Bunu kimse garanti edemez. Burada önemli olan mağdur rolünden kurtulup sorumluluğu üzerinize almanız.

Evet bu ağrı yeniden oluşabilir ama siz bu ağrının üstesinden gelmek için ne yapacağınızı (mesela TFT uygulamasının 2. seansında danışanlara kendi kendilerine temel uygulamayı nasıl uygulayacaklarını öğretiyoruz) biliyorsunuz. O zaman sızlanmak yerine uygulamaya geçme zamanı!

Nasıl ki vücudumuzu sağlıklı tutmak için hareket etmeye, spor yapmaya, en azından biraz yürüyüş yapmaya ihtiyacımız varsa zihnimizi de sağlıklı tutmak için birtakım uygulamalar yapmamız gerekiyor. Dünya üzerinde bir kere uygulayayım ondan sonra bir daha hiç problem yaşamayayım anlayışıyla gelişmiş bir iyileşme durumu henüz yok. O nedenle bu uygulamaları sürekli hale getirmemiz gerekiyor. Yoksa 3 ay spor yapıp ömrümüzün geri kalanını minimum hareketle geçirmenin ardından spor hiç bir işe yaramaz düşüncesine sahip olup hayatımızı az hareketten kaynaklanan çeşitli problemlere mahkum olarak geçiririz.

Peki zihnimizi sağlıklı tutmak için neler yapabaliriz? Bunun için pek çok metot mevcut. Sadece size uygun metodu seçip onu uygulamaya başlamanız yeterli.

Dünyaca tanınan nörobilimci Richie Davidson 3 şeyi bilmemizi istiyor.*

1-Değişmek için beynini eğitebilirsin.

2-Değişim ölçülebilir. (Günde 30 dakikalık meditasyonun etkisi beyin tarayıcısıyla görüntülenebilmekte)

3- Yeni düşünme biçimleri onu daha iyiye doğru değiştirebilir.

E o zaman daha iyiye doğru değişmek yani iyileşmek için neyi bekliyoruz??

*Kaynak: http://www.mindful.org/how-the-brain-changes-when-you-meditate/

Ben de çok(aşırı) hassasım! :)

hsp

Kendimizle olan en büyük problemlerimizden biri kendimizi yeterince sevmiyor oluşumuz. Çağımızın gerek güzellik dayatmaları gerek başarı dayatmalarıyla birlikte olduğumuz halimizden bir türlü memnun olamıyoruz. Çünkü hep daha fazlası var; daha güzel olabilirim, daha başarılı, daha popüler olabilirim. İlkokul arkadaşım şöyle üst düzey yönetici olmuş ben hala sıradan bir memurum.. Bilmem kimin kızı Oxford’u bitirmiş ben hala sıradan bir okulda sürünüyorum…Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Maalesef bu konuda çevreden çok fazla dayatma geliyor. Özellikle sosyal medya ile eskiden etrafımızdaki 5-10 kişinin hayatından haberdarken şimdi ortalama bir kullanıcı 300 kişinin hayatını takip ediyor.

Peki kendini sevmek nedir? Bahsettiğim tabi ki kendini herkesten üstün görüp etrafındakileri umursamamak gibi narsistik bir durum değil. Daha çok kendini tanıma ve kabullenmeyle gelen bir durum…Mükemmel olamayacağımızı kabul etmek ama elimizde var olanla “En iyi ne yapabilirim?” i sorgulamak..

Kendimden bir örnek vermek istiyorum..Yüksek sese mazur kalmak beni çok bunaltıyor; televizyondaki vurdulu kırdılı veya problemlerin hiç bitmediği iç sıkıcı dizilere katlanamıyorum.  Ya da yanımdaki kişi stres içindeyse dışa vurmadığı halde bunu enerjisel olarak hissedip huzursuz oluyorum. Kendimi bildim bileli de “Sen de çok(aşırı) hassassın.” lafını oldukça çok işittim. Herkesin aynı kalıplar içinde olması gerektiğine bizi inandıran eğitim sistemimiz ve çevrem sayesinde problemin bende olduğuna da çocukluk yaşlarımda karar verdim. Yıllar önce bu durumu değiştirmek için çabaladım; değiştiremeyince daha da çok kendime küstüm ve kendimi değersiz hissetim “Düşünce alanı terapisi” ile tanıştığım güne kadar. Niye herkes diğer türlüyken ben böyleyim diye.

Şimdi okudukça görüyorum ki bu konuda pek çok kitabı olan psikolog Elaine Aron’un araştırmasına göre bu kişilik özelliği her 5 kişinin 1 inde var.* Bu bir sendrom ya da düzeltilmesi gereken özellik değil hatta Norveç’te bununla ilgili bir birlik** kurulmuş özellikle çok hassas olarak nitelendirdiğimiz “high sensitive” çocukların gelişiminde anne babaları bilgilendirmek için çok faydalı bir platform oluşturmuşlar. Böylelikle bu çocuklar kendilerini oldukları gibi kabul edebilmeyi ve bu sahip oldukları özelliği ne şekilde faydalı olarak kullanabileceklerini çok daha erken yaşta öğrenebilecekler. Ne kadar güzel!

Damla Eren

*kaynak: http://hsperson.com/books/the-highly-sensitive-person/

** https://www.hsperson.no/

Huzur-2017

happiness

-(mutluluk) Nerden buldun onu? Onu her yerde arıyordum.

-Kendim yarattım.

 

 

Dışarı çıkıp 10 kişiye sorsak 2017’den en çok ne istersiniz diye.  İlk 3 sıradaki cevaplarından biri huzur olur muhtemelen. Huzuru arayan huzursuz insanlar topluluğu haline mi geldik acaba?

Geçen gün katıldığım seminerde mutluluğu ne kadar yanlış yerlerde aradığımızdan bahsedildi, kendimizi ne kadar tanımadığımızdan.. Ben kimim diye sormuyoruz, çünkü kendimizi tanıdığımızı zannediyoruz.. Doğuyoruz etiketler başlıyor. Bebek, beyaz/zenci, türk/japon vs, müslüman/hristiyan vs.. Büyüyoruz yeni etiketler geliyor öğrenci, çalışan, doktor.. Evlenip anne baba oluyoruz yeni etiketler.. Eş,anne, baba, büyükanne, büyükbaba..

Dikkat ederseniz bunların hepsi maddesel bedenimizle ilgili, kız/erkek, zenci/beyaz, yaşlı/genç vs.. Hepsi vücudumuzu tanımlıyor ve doğru. Ama aslında biz sadece bu muyuz?

Bilim adamları keşfetmiş ki vucudumuzdaki hiç bir hücre 5 yıldan daha uzun yaşayamıyormuş. Bazıları çok kısa süre yaşıyor, mesela midemizdeki bazı hücreler sadece 5 gün yaşıyor, bazıları ise daha uzun ama sonuçta 5 senede bir bütün hücreler değişmiş oluyor. Bu bilimsel formüle göre 35 yaşındayken 7 farklı vücudumuz olmuş oluyor. Ama biliyoruz ki 7 farklı kişi değiliz. Ben hala benim.

Bu noktada bazı insanlar içine bakmaya yöneliyor. Ben kimim? Cevap olarak da duygular, isteklerle karşılaşıyorlar. Ama aslında bu da bizim kim olduğumuz değil. Bu bizim zihinsel vücudumuz.

Maddesel bedenimizin ihtiyaçları var. Yemek, yaşayacak yer, giyecek vs.. Bunları karşılamak için enerji sarf ediyoruz. Aynı zamanda zihinsel vücudumuzun da ihityaçları var. Bu nedenle zihnimizi eğlendirmek için kitap okuyoruz, film seyrediyoruz, oyun oynuyoruz vs.

Ama biz sadece bu iki bedenden de oluşmuyoruz bir de ruhumuz var. Ruhumuz için de ruhsal besine ihtiyacımız var. İşte bu nedenle maddesel olarak her şey ne kadar mükemmel olsa da hep bir şeyler eksik.

Kafeste bir kuş olduğunu düşünün. Bütün gün kafesi temizleyip parlatıyorsunuz. Harika bir kafesi oldu, ama kuşa hiç yiyecek vermediniz. Kuş aç, mutsuz ve ötmüyor. İşte bizler de bu kuş gibiyiz.

Diğer taraftan son zamanlarda yapılan pek çok araştırma da en büyük mutluluk kaynağının “inanma” olduğunu vurgular durumda.

En basitinden başımıza gelen her şeyin hayrımıza geldiğine inanıp hayatla barışmak üzerimizden çok fazla yükü kaldırıyor. “Yine mi ben!?” ya da “Bu da mı başıma gelecekti!?” demek yerine başımıza gelen kötü olarak nitelendirdiğimiz olayları bu dünyada almamız gereken dersler olarak nitelendirip sonuçta da bizim iyiliğimize olacağına inandığımızda her şeyin üstesinden gelmek çok daha kolay oluyor.

Hiç bir mutluluk hali kalıcı olmadığı gibi hiç bir mutsuzluk hali de kalıcı değil. O zaman bize iyi gelecek olan dengede kalıp içimizdeki huzura ulaşmak. Huzuru sadece deniz kenarına gidip ayaklarımızı uzattığımızda değil her dakika içimizde bulabilmek..

Problemin problemi?

banner-1090827_640

Ağır depresyon halk arasında pek anlaşılabilmiş durumda değil. Gerek ilaç endustrisinin en hafif depresyon belirtilerine bile ilaç satmaya istekli olmasından gerekse de günlük hayatta en ufak bir üzüntüye ya da isteksizliğe depresyon adı takılmasından bence.

Oysa ki ağır depresyon, vücudunuzda fiziksel olarak hiç bir sorun yokken sürekli acı çekmenize sebep olan, sizi günlük işlerinizi dahi kendi kendinize yapamayacak hale getiren bir durum.

Örneğin bana sorarsanız ben çok büyük bir ölüm tehlikesi atlattım ve 2. hayatımı yaşıyorum. Çünkü beynim önce öleceğime sonra da ölmem gerektiğine öyle bir güçle inandı ki o sırada başka hiç bir opsiyon yoktu bana göre. Her ne kadar ölmem için gerçekçi bir neden yokmuş gibi gözükse de bana göre herhangi bir ölümcül hastalığa yakalanıp öleceğine inanmakla aynı şeydi benimki. (Ölümcül hastalığa yakalanan herkesin de kısa sürede öleceği  de kesin değil zaten; Yıllar önce sadece 2 senelik ömrü kaldığı söylenen Stephan Hawking bugün 74 yaşında)

Depresyonumun ilk zamanlarında kapının önüne çıkıp tek başıma markete bile gidecek durumda değildim; ki normalde çok küçüklüğümden beri tek başıma pek çok yere gitmiş, yolculuk yapmış biriyim. Peki o zaman neydi bana engel olan? Korku! Beynim o sırada bu fikirden öyle bir korku algılıyordu ki; ormanda peşimden bir aslan koşuyor olsa da hissettiğim şey daha farklı olmazdı büyük ihtimalle. Tıpkı panik atak geçiren birisinin aslında ortada onun hayatına mal olacak hiç bir şey olmadığı halde kendini ölecekmiş gibi hissetmesi gibi..

Benimki çok belirgin bir korkuydu günlük yaşamımı etkiliyordu; ama sonra fark ettim ki aslında pek çok korkularımız var insan olarak. Her zaman günlük yaşamımızı çok etkilemeyen ama içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarmamızı dolayısıyla hayattan memnuniyetsiz bir hale gelmemize neden olan korkular. Pek çoğu bir veya bir kaç olayın etkisi olarak ortaya çıkıyor. Okul döneminde sınıf önünde bir şeyi yanlış söylediği için tüm arkadaşları tarafından alay konusu edilen kişinin toplum önünde konuşma fobisi geliştirmesi gibi.

Anne olanlarda sıklıkla karşılaşıyorum. Çocuklarının hastalanmasından korkuyorlar. Hatta bazılarına göre bu çok normal. Anne olmak sürekli endişelenmeyi gerektirir. Katılmıyorum.  Aslında bu korkunun temelinde ne olduğunu bulmaya yönelik Mats Uldal’ın geliştirmiş olduğu bir “Problemin Problemi” adında bir yöntem var.

Kısaca anlatmak gerekirse cevap olarak bir duyguya/hisse ulaşana kadar “bunun en kötü tarafı ne?” diye soruluyor.

Örnegin:

A-Çocuğumun hastalanmasından korkuyorum

B-Çocuğunun hastalanmasının en kötü tarafı ne?

A-Onun başına kötü bir şey gelebilir.

B-Onun başına kötü bir şey gelmesinin kötü tarafı ne?

A-Yalnız kalırım.

B-Yalnız kalmanın en kötü tarafı ne?

A-Acı çekerim.

B-Acı çekmenin en kötü tarafı ne?

A-Berbat hissederim.

Bu durumda asıl korku danışanın berbat hissetmek olarak tanımladığı duygu durumudur.

Bunun sonucunda kişinin şu anda ne kadar berbat hissettiği  ile ilgili ve daha önce yine aynı şekilde berbat hissettiğini anımsadığı hatıraları ile ilgili tapping yapılır. Tappingle birlikte vücudun kendini iyileştirme sistemi aktive edilince bu duygunun vücuttaki etkileri geçer veya azalır. Böylelikle danışan artık bu korkuya odaklanamaz hale gelir.

Yani, bahsetmek istediğim; doğal karşıladığımız, hayatın unsurlarından biri olduğunu düşündüğümüz, ömür boyu onunla birlikte yaşamak zorunda olduğunu düşündüğümüz korkularımızın hepsinden kurtulmak mümkün. Önemli olan korkunun farkında olmak ve ondan kurtulmaya istekli olmak.

Korkunuzun farkında olmak için şu soruyla hemen kolları sıvayabilirsiniz. Olabileceğimin en iyisi olmama ne ne engel oluyor?

Hazır önümüzde de yeni yıl varken, rutinin akışından hafifçe sıyrılıp kendiniz için güzel bir dilek dilemek için bir fırsat yaratabilirsiniz. Bu seneki dileğiniz neden en büyük (belirgin) korkunuzdan kurtulmak olmasın? Kim bilir belki de ev,iş,eş,çocuk,para vs.. hedeflerinize ulaşmak bu korkunuz olmadan çok daha kolaydır  🙂

 

matsuldalMaalesef dün TFT öğretmenim güzel yürekli insan Mats Uldal hayatını kaybetti.

Duygusal yüklerimi taşıyamayacak hale geldiğimde tanıştım seninle. Çok dolaylı yollardan ulaştım sana ve en çok ihityacım olduğu, en dipte olduğum anda bizim şehirde olduğunu öğrendim. Tesadüf olmadığını daha terapiye başlamadan hissediyordum aslına bakarsan. O yüzden öğrencin olmaya karar vermem sadece saniyeler aldı.

Kalbimi en çok ilk gün “Duygularını değiştirmeden düşüncelerini değistiremezsin.” dediğinde kazandın. O andan hatırladığım mavi gözler, müthiş bir özgüven, alçak gönüllülük;  ve güvende olduğum hissiydi.

Kendini insanlara yardım etmeye öyle adamıştın ki ölüm döşeğinde bile etrafımdaki hemşirelere ve doktorlara tft uygulamaya devam edeceğim demiştin..

Seninle ilgili daha çok planlarım vardı, senden öğreneceklerim vardı. Hepsi yok olup gitti. Ama yine de çok minnettarım ki;

İyi ki seninle tanıştım iyi ki terapistim oldun ve tabi ki iyi ki öğretmenim oldun!

Bu dünyada o kadar çok sevgi kazandın ki eminim şu anda olduğu yerde huzur içindesindir.

Hep kalbimizde olacaksın!

Damla Eren